Perşembe, 17 Kasım 2011 00:05

Bilim ve Din

Yazan
Ögeyi Oylayın
(0 oy)

Bilim ve Îmân
Bilimsiz din kör, dinsiz bilim topaldır.
Einstein
İmânın şartlarını hepimiz sayarız ama gerçekleri hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz. Allah’ın varlığına inanırız ama ispatlayamayız. İmânın şartlarını bir çırpıda sayarız ama “Ahiret, Cennet, Cehennem, Kader Gerçekten var mıdır?” diye düşünür dururuz. “Kutuplarda namaz nasıl kılınır?” veya “Kutuplarda doğan

Allah ve Peygamber’den habersiz insanın uhrevi durumu nasıldır?” diye merak ederiz ama “Türkiye’de beş vakit ezanın okunduğu, Müslüman bir ülkede yaşayıp İslam’ın şartlarını biraz yapıp, imânın erkanını henüz yeterli bilmediğimiz bir durumda bizim halimiz nice olur?” diye düşünmeyiz.
İnanç, taklidi ve tahkiki imân olarak ikiye ayrılmaktadır. Birinci gruba giren insanlar Allah’a , meleklerine, kitaplarına , resullerine,ahirete, hayırın ve şerrin Allah’tan geldiğine, yeniden dirilişe anne ve babaları istedikleri için inanırlar. Bu gruptaki insanlar inkarcı fikirlerle karşılaştıklarında sarsılırlar.
İkinci gruptaki insanlar ise neye, neden, nasıl inandıklarını bilirler. “Lâ ilâhe” derken hangi ilâhları kabul etmediklerini “İllâ Allah” derken nasıl bir yaratıcıyı kabul ettiklerinin farkındadırlar.
İmânın şartlarını gerçek manasıyla bilmek başka şeydir, onların varlılığını inkar etmemek başka şeydir.
Nefsimiz ateisttir. Ona Allah ve Ahiretin ispatı yapılınca ibadete mecbur olur. İman demek bilgi demektir. Bilgi birikimi ancak harcanan emek sonucu oluşabilir.
Bugün pozitif bilimler ile imânın şartları izah ve ispat edilebilmektedir. Bunları öğrenmek bizim ve her Müslüman için farzdır. Öğrenciye verdiğimiz ödevi anlatamayan öğrenciye yeterli çalışmadığımızı söylersek “çalıştım öğretmenim” diye cevap alırız. Öğrenci kendisine yeterli gördüğü miktarda çalışmıştır ama öğretmenini râzı edememiştir. Sınavda sorulara doğru cevap veremeyeceğinden cezaya müstahak olur. Aynen öyle de imân bilgisini öğrenmemiz bizim ödevimiz iken imân esaslarını tam manasıyla izah ve ispat edemememiz bizi Huzur-u İlâhide zor durumda bırakabilir.
Her an kağıtların toplanacağı altı sorudan ibaret sınav önceden kağıdı dağıtılmış bir sınav var iken, bütün vaktimizi bu ebedi mutluluğumuza ve şekâvetimize sebep olacak soruların cevaplarını araştırmamak ahmaklıktır.
Bu soruları ve cevaplarını inceleyelim:
Allah (C.C.)
19. yüzyılın başlarında başlayan ateist fırtınanın durulması ve önünün kesilmesi sonrasında hayatımızda bu görüşten kalan fikir kırıntıları hala ebedi hayatımızı tehdit etmeye devam ediyor. Bizim günlük yaşamda kullandığımız bazı kelimeler, o zamanlar Darwin’in evrim teorisiyle başlattığı daha sonra Lenin ve Stalin’in devlet politikası haline getirdiği ateist felsefenin şiddetle savunduğu kavramların ta kendisi…
En tehlikeli kelimelerden birisi “TESADÜF”, ikincisi “DOĞAL bir diğer tâbirle TABİİ”…
Farzedelim ki dört bilim adamı bir eczaneye giriyorlar ve eczanede bir şurup buluyorlar. Bu şurubun oluşumu üzerine teoriler geliştirecekler. Önce şurubu inceliyorlar, bakıyorlar ki muhtevâsında 0,5 mg A maddesi ; 0,24 mg B maddesi; 0,47 mg C maddesi; 0,25 mlt D sıvısı vb. maddeler gibi elli değişik maddeden ince hassas ölçülerle alınmış.
Bu ilacın oluşumuna dair:
Birinci bilim adamı şu hipotezi öne sürüyor: “Eczânenin raflarında dizili bu ilaç şişeleri pencerenin açılmasıyla savrulmuş,gereken kadar madde içlerinden dökülmüş ve o şurup şişesinin içerisine tesadüfen dolmuştur.”
İkinci bilim adamının hipotezi : “Bu ilacı terkip eden madde ve sıvılar akıl sahibidirler. Bilerek ve isteyerek anlaşıp, miktarda madde ile uçup şurup şişesinin içerisine dolup şurubu oluşturmuşlardır.”
Üçüncü bilim adamının hipotezi: “Aslında akıl ,güç ve iktidar sahibi olan “ECZANE” dir. Kendisi BİLEREK VE İSTEYEREK orada kavanozlar içinde bulunan maddeleri örgütlemiştir. Onun verdiği emirle bütün maddeler toplanmışlar ve olması gereken madde miktarı şişenin içerisine dolmuş ve şurubu oluşturmuşlardır.”
Bu üç hipoteze, eşek eşekliğini bir kat artırsa sonra insan olsa inanmam diyerek kaçacaktır. Bu hipotezlerden sonra son bir hipotez kalıyor ki o da:
“Bu ilacın hassas ölçülerle, hikmetli (Bir amaçla hastalıklar ve faydalar gözetilerek) yapılması hastalıkları, tedavilerini bilen akıllı, mâhir bir “ECZACI” nın varlığına delildir.”
Nasıl ki öyle sanatlı, hikmetli yapılmış şifalı şurup bize eczacıyı gösterir ve tanıttırır, öyle de bu içerisinde yaşadığımız Dünya eczanesinin içerisinde gördüğümüz ilaçlar, canlılar da ,o ilaca nisbeten ne kadar mükemmelse, bize daha mâhir ve akıllı bir eczacıyı gösterir. O da “ALLAH” tır.
Bu temsilde birinci hipotez; doğanın ve bizim, tesadüfler sonucu oluştuğumuzu iddia eden görüştür. Bu görüş “Hurdalığa dalan bir hortumun oradan çıktıktan sonra bir uçak oluşturması normaldir.” gibi hurafe bir sonuç çıkarır. Oysaki “Evrende tesadüfe tesadüf edilmez.” Bilmeyerek dindar insanların kullandıkları bu kelime “ALLAH YAPMIYOR TESADÜFEN OLUYOR” diyen materyalizmin kullandığı ve savunduğu bir kelimedir. Dikkat edilmelidir, dinsizliği hissettiren bir kelimedir. Bizim tesadüf kelimesi yerine “TEVÂFUK” kelimesini kullanmamız gereklidir. “Ne tesadüf!” yerine “Ne TEVÂFUK!” demeliyiz.
İkinci hipotezde maddelere akıl vermek ise, “Bir Mimar Sinan’ın varlığını inkar edip, Selimiye Camisinin her tuğlası birer Mimar Sinan’dır.” demektir. Aynalarda yansımasını gördüğümüz Güneşin varlığını inkar etmek demek, Güneşin yansıması içerisinde bulunan bütün cam parçaları, su birikintileri, aynaların her birisinin birer Güneş olduğunu kabul etmemiz gerekir. Aynen öyle de Allah’ın varlığını kabul etmeyenin zerrelerden Güneşlere kadar her şey yaratıcıdır, ilâhtır demesi gereklidir. Bunun ne kadar akıldan uzak düştüğünü her akıl sahibi anlar.
Üçüncü hipotezde “ECZANE YAPIYOR” iddiası ile bir elmayı, portakalı, kavunu “TABİAT YAPIYOR” iddiası arasında FARK YOKTUR. Tabiata akıl vermek, tabiatın yaratıcı olduğunu kabul etmek demektir. Bu yüzden bilmeden kullanılan VE DİNSİZLİĞİ HİSSETTİREN “DOĞALDIR” kelimesi yerine “FITRÎDİR” kelimesi KULLANILMALIDIR.
Netice olarak; akıl, bütün kainatın şehadetiyle ALLAH’ı kabul etmek ve çevremizde olan biten olayların hepsini onun tarafından yapıldığını anlamak zorundadır. Zira semada yıldızlar kadar, zeminde çiçekler kadar tevhid delilleri görünüp okunmaktadır. Görmeyenin, anlamayanın ya aklı yok ya da insan suretinde ahmak bir şeytandır.
Melekler ve ruhaniyat
Allah (c.c.) bu içerisinde bulunduğumuz Dünya ve Evreni, kendi mükemmel sanat ve teknolojisini seyretmek ve sergilemek amacıyla bir vitrin suretinde yaratmıştır. Böyle mükemmel bir sanatçının kurduğu mükemmel teknolojik ve sanatlı eserler seyircilerin varlığı ile anlam kazanır. Seyirciler olmazsa yapılan masraf boşa gider, abes olur. Aynen bu misal gibi Dünya gibi sanat eseri teknoloji harikası bir eseri izlemek için insanları ve cinleri yarattığı gibi henüz ışığı bize ulaşmayacak kadar uzak Dünyadan kat kat büyük , kimi zaman birbirleriyle çarpışan gezegenleri seyir ve temaşa edecek canlılar olmalıdır. Şu nihayetsiz kainat ve şu muhteşem gökyüzü yıldızlarıyla akıllı, canlı ruh sahipleriyle doludur. Ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, sesten, rayihadan, kelimelerden, esîrden ve hattâ elektrikten yaratılan canlı ,ruh ve akıl sahiplerini, Peygamberimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân «Melâike ve ruhaniyat» olarak isimlendirir.
Kitaplar ve peygamberler
Elimizde bir cihaz olduğunu farzedelim. Bu cihazı yapan cihazın ne işe yaradığını ve nasıl kullanıldığını tanıtacak bir kullanma kılavuzunu da cihazın yanında göndermiş olmalıdır. Bu katalog ve kullanma kılavuzu tam manasıyla anlaşılamayacak hususi bir dil ile yazılmışsa o kılavuzu anlatıp ders verecek bir öğretmene ihtiyaç vardır. Kullanma kılavuzu olmazsa o cihaz; eğer öğretmen olmazsa hem cihaz hem de kılavuz boşuna yapılmış olur. O halde cihazın varlığı öğretmenin varlığına bağlıdır diyebiliriz.
Aynen bunun gibi Allah(c.c.) bu kainatı yaratmış, bu kainatın kullanma kılavuzu hükmündeki Kur’an-ı Kerim’i , bu kutsal ve mucize kitabın öğreticisi ve tarif edicisi olarak Resulullah’ı (S.A.V.) göndermiştir. Netice veriyor ki eğer Peygamberimiz olmasaydı bu kainat yaratılmazdı.
Ahiretin varlığına deliller nelerdir?
Bunu bir temsil ile akla yakınlaştıralım:
Mesela seni ve diğer arkadaşlarım burada misafir eden ev sahibi otobüsle giderken dinlenme tesisinde mola veriliyor. Mola esnasında öyle ikramlar yapıyor ki herkesi hayrette bırakıyor. Elbette biliriz ki yolda bize böyle ikramlar yapan zat , asıl memlekete varınca kim bilir ne ikramlar yapar. Böyle cömert ve ahsan sahibinin asıl memleketinde daha güzel ikramlar yapmaması mümkün değildir. Böyle cömert ve ikram sahibi olsun, tesislerdeki ağırlama bitince bütün misafirlerini hemen dışarı çıkar çıkmaz öldürsün. Bu durumda hazırlanan yemekler, emek, yapılan masraf abes olur her şey boşa gider.
Hem mesela ben seni bir hafta evimde misafir ettim. Pastalar börekler, tatlılar, içecekler ikram ettim. Bu ikramlardan sonra evin çatısına çıkarıp seni aşağıya itip öldürdüm. Bu durumda seni ağırlamak için yapılan masraf, harcanan emek boşa gider ve anlamsızlaşır.
Aynen öyle de biz de burada Cenab-ı Hakkın misafiriyiz. Bu dünyanın arkasında asıl ikramların yapılacağı bir Cennet’in olmaması imkansızdır. Yoksa her şey ve bütün masraf ve bu dünyanın yaratılışı boşa olur. Aksi fikirler imkansızdır! Oysa ki Allah abes yapmaz, elbette şanına yakışır bir şekilde bizi orada ağırlayacaktır.
Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kâlb-i beşere hutur etmiştir. Amenna!
Yaratılıştan bizim içimizde bulunan duygular ve organlarımızın yapılış tarzı ahiretin varlığına delildir. Okyanusta yaşayan deniz kaplumbağaları yumurtlama döneminde yumurtalarını okyanustan 150 m içeriye kuma bırakırlar. Daha sonra tekrar denize dönerler. Bu yumurtalardan çıkan yavrular doğruca okyanusa giderler. Acaba onlar okyanusa gitmeleri gerektiğini, aslında okyanusta yaşamak için yaratıldıklarını nereden bilmektedirler? Cevap çok basittir. Onları yaratan her şeyi hikmet]e yapan Allah, onların içlerine denize gitme meyli koymuştur. “Deniz kaplumbağaları için içlerinde denize gitme meyli vardır, o halde deniz için yaratılmışlardır.” Sonucuna vardıktan sonra, diyelim ki yumurtadan çıkmış kaplumbağa yavruları var ve önümüzden geçip gidiyorlar. Gittikleri yerde denizi görmesek, içlerinde denize gitme meyli, duygusu olduğunu bildiğimizden gittikleri yerde deniz vardır diyebiliriz. Bu durumda denizin orada olduğuna inanmamız için DENİZİ GORMEMİZ GEREKMEZ. Onlara denize gitme duygusu veren 0 yüce kudretin denizi yaratmaması mümkün değildir. Aynen öyle de bizlere güzel yerlerde oturma oraları süsleme duygusunu veren bizi daha süslü yerlere göndermesin.Bize ebedi yaşam arzusu versin de ebedi bir cenneti yaratmasın. Elbette bütün duygularımızın karşılığını bulacağı bir Ahiret olacaktır. Aksini akıl kabul etmez.
Anne karnındaki bir çocuğu düşünelim. Eli var, kolu var, bacağı var, beyni var, var, var, var her şeyiyle tam donanımlı... Eli var ama tutabileceği bir şey yok Ayağı var ama koşabileceği bir yer yok. Beyni var ama düşünebileceği bir şey yok. Gözü var ama görebileceği bir manzara yok, Burnu var ama koklayabileceği bir güzel koku yok. Kulağı var ama duyabileceği güzel sesler yok. Organların şehadetiyle diyebiliriz ki o çocuk o içerisinde bulunduğu anne karnında kalmak için yaratılmamıştır. Belki bütün organlarını ve duyularım kullanabileceği başka bir yer için daha güzel bir dünya için tasarlanmış ve yaratılmıştır. Aynen bunun gibi insanın da beyni var ama %85 ini kullanamıyor. Gözü var ama ışığın belli bir dalga boyu aralığım görüyor. Kulağı var ama belli frekans aralığındaki sesleri duyuyor. Sevmek duygusu var ama tatmin olamıyor. Bunun gibi farkında olamadığımız nice duygularımız var ki bunlar bize Ahiretin varlığını ispat edip kör gözlere dahi gösteriyorlar. İnanmayanın (veya bizi engelleyen nefsimize uyup ibadet yapmayanın) ya aklı yok veya insan suretinde ahmak bir şeytandır.
Hayır ve Şer Allah’tandır...
Sual: Haydi hayırlar Allah’tan ama şerlerin Allah’tan olmasını nasıl izah ederiz? O’nun rahmet ve şefkati ile buna neden müsaade ediyor?
Cevap: Şeytanların ve şerlerin yaratılmasında küçük şerlerle beraber çok büyük hayırlar vardır. İnsanlar yetenekleri hareketle çalışmak ve mücadele etmekle gelişir. 0 mücadele kötü şeylerin varlığı ile olur. Aksi halde bizim yeteneklerimiz gelişmez ve makamımız sabit kalırdı. Küçük bir şer gelmesin diye bin hayrı terk etmek akla uygun değildir. Mesela yağmurun binlerce neticelen var çoğu da güzeldir. Fakat kendi hatasıyla bazıları yağmurdan zarar görse “Yağmurun yağması kötüdür.”diyemez. Hem ateşin yaratılışında çok faydalar var. Fakat bazıları kendi hatasıyla ateşten zarar görse “Ateşin yaratılışı şerdir” diyemez.
Elhasıl büyük bir hayır için küçük bir şer kabul edilir. Kangren olmuş, kesilmesi gereken bir parmağın kesilmesi hayırdır. iyidir, halbuki görünüşte şerdir.Parmak kesilmezse el kesilir büyük şer olur. İşte şerlerin ve şeytanların yaratılışında küçük şefleri yanında büyük hayırlar vardır. İmtihan olacak ki birilerinin yani iyilerle kötülerin farkı belli olsun.
Eğer desen ki, “Hüküm çoğunluğa göre verilir.” Kuralına göre çoğunluk ondan zarar görüyor. 0 halde çoğunluğa zararı varsa o şerlerin yaratılması rahmet değildir?
Kalitenin yanında çoğunluğun önemi yoktur. Mesela yüz elma çekirdeği bulunsa, toprak altına konup su verilmezse beş yüz bin liralık yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği zaman kalitesizliklerinden dolayı seksen çekirdek bozulsa, yirmi çekirdek meyvedar ağaç olsa “Suyu vermek şer oldu. Çoğunluğuna zararı dokundu.” Denilmez. Çünkü o yirmi çekirdek meyveli ağaç olarak yirmi bin çekirdek oldu. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan zarar etmez, şer olmaz.
Kader
Nasıl ki küçük cüzdanlar bir büyük kütük defterine işaret ve delalet eder. Küçük damlacıklar bir su kaynağından geldiklerine işaret eder, Aynen bunun gibi bütün hayatları içinde yazılı olan ağaçların çekirdekleri, insanların her şeyi kaydeden mercimek tanesi büyüklüğündeki hafızaları her şeyi içerisinde yazılı olduğu bir levh-i mahfuz-u azama yani kader programına işaret ve delalet eder. Kader vardır ve olmalıdır. Bizim bilmememiz ve göremememiz (veya anlayamamız) olmadığını ispat etmez. Küçük su damlalarını görüp de bu suyun bir kaynaktan geldiğini inkar etmeyi akıl kabul etmez.
Burada anlaşılması gereken bizim hareketlerimizin ve davranışlarımızın bir yerde yazılı olduğudur. Fakat nasıl ki Ay tutulmasının vaktini yıl ,ay, gün, saat, dakika saniye olarak biliriz ve bir yere yazarız. Ay biz yazdığımız için tutulmaz. Onun tabi olduğu bir kanun vardır. Biz bu kanunu bilir ve ne zaman tutulacağım yazarız. Aynen bu misal gibi Allah bizim ne zaman ne yapacağımızı bilir ve Levh-i Mahfuz’a yazar. Orada yazılı olduğu için biz hareket etmeyiz. Allah bizim tabi olduğumuz kanunu ve fıtratımızı bilir ve yazar. Biz dua eder her neyi istersek , Allah yaratır. Yapan ve fiili işleyen biziz, bu yüzden suçlu da biz oluruz.
ELHASIL: Bilimi Öğrenmemizin asıl gayesi imân hakikatlerinin delillerini bulmaktır. Hangi evliyaya bakılsa mükemmel birer BİLİM ADAMIDIR. Akşemsettin Hazretleri “İnsanlardan insanlara hastalıklar gözle göremediğimiz küçük canlılarla bulaşır.” Derken 1850 li yıllarda bulunduğunu öğrendiğimiz MİKROP gerçeğini 1450 li yıllarda biliyordu. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri Atom hakkında “Zerre’yi açarsak içerisinde bir Güneş ve Güneşin etrafında dönen gezegenler buluruz.” Derken hem 19. yüzyılın sonu 20. yy’ın başında bulunan modem atom modelinin hem de l5.yy’da Kepler’in ortaya attığı Güneş sistemi teorisini 13. yy’da anlatıp ders veriyordu.
Elhasıl; çevremizde olan olaylara baktığımızda daha bunun gibi daha nice imân delilleri vardır. “Efelâ ya’kılun, efelâ yetefekkenın” bunu ifade etmektedir. Bizim yaratılışımızın gerçek gayesi de bu delilleri toplamaktır. Bunun adı da “Marifetullah’tır” ve imânın en son noktasıdır.





Akdağmadeni 2001

 

 







Metnin hazırlanmasında Risale-i Nur Külliyatından yararlanılmıştır

 

Okunma 2223 kez Son Düzenlenme Pazartesi, 04 Şubat 2013 00:14